Hz Muhammed (Sav)'in Peygamberlikten önceki ahlakı

Peygamber olmadan önce Hz Muhammed (sav) ahlakı

Hz Muhammed'in Peygamberlikten önceki ahlakıDoğup büyüdüğü toplumda her türlü kötülük yaygın olmasına rağmen Peygamber Efendimiz, bu kötülüklerin hepsinden uzak durmuştur. Peygamberliğinden önceki kırk yıllık hayatı boyunca da erdemli bir hayat yaşamıştır.

Bir keresinde Yemen’den gelen bir tüccar, mallarını Kureyş’in önde gelenlerinden As bin Vail’e satmıştı. As bin Vail aldığı malların parasını ödememiş, malları geri vermeye de yanaşmamıştı. Yemenli tüccar mücadele etmeye kararlıydı. Mekke’nin ileri gelen adamlarını tek tek dolaşıp kendisine yapılan zulmü anlattı. Ancak yardım görmek bir tarafa, birçok azar ve hakaret işitti. Yemenli tüccar pes etme niyetinde değildi. Ebu Kubeys adı verilen dağa çıktı ve yüksek sesle tüm Mekkelilere hitaben, uğradığı haksızlığı anlatan şiirler okudu. O dönemde şiir toplumda çok etkili idi. Şairler bugünün medyası gibiydiler ve okudukları şiirlerle kamuoyu oluşturup halkı harekete geçirebilme gücüne sahiptiler. Onun bu yakarışından etkilenen iyi kalpli ve yardımsever bazı insanlar derhâl harekete geçtiler. Abdullah b. Cüdan adında bir adamın evinde toplandılar ve kutsal şehir Mekke’de haksızlığı ortadan kaldıracaklarına dair söz verip anlaştılar. Hilfu’l-Fudûl” yani, "Erdemliler Sözleşmesi” denilen bu sözleşmeyi gerçekleştirenler arasında, o sıralarda henüz yirmi yaşlarında olan Hz. Muhammed (s.a.) de vardı. Derhâl Yemenlinin hakkını As bin Vail denen adamdan alarak işe başladılar. Artık kim haksızlığa uğrarsa bu erdemli insanlara koşuyor, onlardan yardım istiyordu. Zulmün normalleştiği, hatta zalimlerin desteklendiği bir zamanda böyle bir hareket o kadar değerliydi ki Hz. Peygamber (s.a.) yıllar sonra şöyle demiştir:

“Ben, Abdullah bin Cüdan’ın evinde bir anlaşma yapılırken bulundum ki bu anlaşmayı güzel kızıl develere değişmem. Bugün de böyle bir anlaşmaya çağrılsam hemen kabul ederim.”

Hz. Muhammed (sav) verdiği sözü mutlaka yerine getirmiş, anlaşmalarına sadık kalmıştır. Abdullah b. Ebi’l- Hamsâ adındaki bir adamın Peygamberimiz ile yaşadığı tecrübe hayranlık uyandıracak derecededir. Abdullah b. Ebi’l-Hamsa yaşadığı bu tecrübeyi şöyle anlatmıştır:

“Peygamber olarak gönderilmesinden önce Hz. Peygamberle bir alışveriş yapmıştım. Kendisine bir miktar borcum kalmıştı. Bir vakitte buluşarak borcumu kendisine ödeyeceğime dair söz vermiştim. Ama ben sözümü unuttum. Üç gün sonra aklıma geldi. Hemen kararlaştırdığımız yere vardım. Bir de ne göreyim! O, hâlâ beni orada beklemiyor mu? Bana, ‘Delikanlı bana eziyet ettin. Ben buraya üç gündür gelip gidiyorum.’ dedi.”

Peygamberimiz, sahip olduğu güzel ahlakı sayesinde toplumda saygı görmüş, takdirle karşılanmıştır. Daha taze bir genç iken dahi bütün değerleri çürümüş o toplum tarafından, doğruluğu, dürüstlüğü ve güvenilirliği derhâl fark edilmiştir. Böylelikle kötü lakap

takmanın yaygın olduğu o dönemde Peygamber Efendimiz’e “Muhammed’ül-Emin” yani “Güvenilir Muhammed” lakabını vermişler, isminden daha çok, onu “el-Emin” diye çağırmışlardır.  Peygamberimize verilen bu lakap, onun peygamber olmadan önce de ne kadar güzel ahlaka sahip bir insan olduğunun en açık göstergelerinden birisidir.

Hz. Peygamber her zaman uyumlu, insanlarla iyi geçinen bir insan olmuştur. Zorluk çıkarmak yerine kolaylık göstermeyi, anlayışlı davranmayı tercih etmiştir. Peygamberimizin ticaret ortağı es-Saib’in şu sözleri Allah’ın Elçisi’nin (s.a.) bu özelliklerini anlatması açısından önemlidir:

“Annem babam sana feda olsun. Sen Ca-hiliye Döneminde benim ortağımdın, hem de ne güzel ortak! Bana ne karşı çıkardın ne de benimle çekişirdin.”

Mekkeliler, yıpranan Kâbe’yi tamir ediyorlardı. Sıra, dilimizde "Kara Taş” anlamına gelen Hacerü’l- Esved’i yerine koymaya gelince anlaşmazlık çıktı. Hacerü’l-Esved bütün kabilelerce kutsal kabul edilen bir taştı. Bu yüzden her kabile o taşı yerine koyma şerefinin kendilerine ait olması gerektiğine inanıyordu. Tartışma büyüdü. Tartışma büyüdükçe de sinirler gerildi. Öyle ki neredeyse bütün kabileler birbirine girecek ve kan dökülecekti. Tam bu sırada içlerinden akıllı bir adam olaya müdahale ederek ertesi gün Kâbe’nin kapısından ilk gireni hakem tayin etmeyi teklif etti. Akıllarına yatan bu teklif üzerinde anlaştılar.

Ertesi gün heyecan doruktaydı. Hepsi, kapıdan ilk giren adamın kim olacağını merak ediyordu. Aralarında hakemlik yapacak olan bu adamın teklifi ya meseleyi çözecek ya da korkulanlar başa gelecekti. Derken kapıdan Hz. Muhammed (s.a.) giriverdi. Hepsi çok sevindiler. Rahat bir nefes alıp "İşte bu el-emin, onun vereceği karara razıyız.” dediler. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.) sırtındaki abasını çıkarıp yere yaydı. Hacerü’l-Esved’i de üzerine koydu. Sonra her kabileden bir temsilci istedi. Gelen temsilcilerden abanın uçlarından tutup taşı kaldırmalarını istedi. Taşı kaldırdılar ve konulacağı yere kadar götürdüler. Peygamberimiz de elleriyle taşı yerine yerleştirdi. Bu sonuçtan herkes memnun kaldı. Böylece herkes, o zaman otuz beş yaşlarında olan Peygamberimiz’in (s.a.) güvenirliğine ve üstün zekâsına bir kez daha şahitlik etmiş oldu.